Nuran YILDIZ

DÜŞÜNCE, DEĞERİNİ HESAPSIZLIĞINDAN ALIR

----- 22.06.2020 - 16:15 -----

Dünyada şöyledir:
Yüzlerce kitap okumuş, onlarca ciddi sınavlara girmiş, bir o kadar da kitap yazmışsın.
Her fikirden, her düzeyden, her disiplinden insanın testinden geçmişsin.
Kendi başına düşünebilir, fikir üretebilirsin.
Saygı kazanırsın.
Bizde ise şöyle:
Bu zorlu yolun sonunda, kendi başına düşünmesen ve dahi fikir üretmesen makbulsün.
Bir de “Siz daha iyisini bilirsiniz”, “Siz nasıl isterseniz” diyorsanız payelerden paye beğenirsiniz.
Bu tarz, iktidarda muhalefette değişmez.
Uzmanı olduğun, en iyi senin bildiğin yerden eleştiri yaparsan iki kitap okumamışı dikilir karşına, “Sen bu işten anlamıyorsun” diyebilir.
Bizde “cahil özgüveni” diye bir şey var ve kanımca Covid 19’dan daha tehlikeli.
Geçen yazımda AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal’ı eleştirmiştim.
Yardımcısının iletişimini değerlendirmiş, Twitter’da “yeşil top” uygulamasına “hata” demiştim.
Başlamasından iki gün sonra hata olduğunu Habertürk’te söylediğim uygulama, hata olduğunu yazmamdan iki gün sonra sona erdi.
Eski arkadaşım Mahir Ünal’ı eleştirince şöyle diyenler oldu:
“Onun gibi güçlü birini eleştirmesen iyi olurdu.”
“Herkes övüyor, sen de övseydin ya” vs.
Bilenler eleştirmeyecekse, bilmeyenler yanlışı nasıl düzeltecek?
Yapılan her eleştiriyi “nasıl eleştirirsin” diye karşılar, kişilik meselesi yaparsak nasıl gelişiriz?
Ders seçim haftasında öğrencilerime “Kompleksli öğrenci dersimi seçmesin” diyorum.
“Hoca bana güldü, beni eleştirdi diye trip yapacak tiplerle işim yok. Bugün sana olur, yarın başkasına. Hayatta ne varsa derste o var.”
Diyeceğim o ki, siyasi/ticari kurum yöneticileri önlerine gelen her hoş iletişim fikrine aşık olamazlar, olmamalılar.
Kurumsal iletişim, fikir sarhoşluğuyla yönetilmez, konuşulur olmak yetmez.
İletişime ilkesel ve sonuçlar çerçevesinde bakılmalı.
“Yeşil top”la sosyal medya ortamını terbiye etmeye çalışmak, ortamın doğasını anlamamaktır zaten.
Önemli olan, kendi kurumsal çerçevende ne kadar edepli (ifadeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski danışmanı Aydın Ünal’dan aldım), ne kadar ilkeli olduğundur.
Özetle düşünce, değerini kimin beğenip beğenmeyeceğinden değil, bu tür hesaplar yapmamasından alır.

İŞTE BUDUR
Siyasetimizde Twitter salgını var. Tıpkı covid 19 gibi temas yoluyla bulaşıyor.
Twitter virüsünü kapmayanı “ölü” sayarlarken virüsü kapan ölüyor, umurları değil.
Takipçi sayısı yarıştıran siyasetçilerimiz Twitter’ı bir yandan Anadolu Ajansı, bir yandan Kırkpınar güreş alanı gibi kullanıyorlar.
Bu konuda en dikkat çekici yazıyı Aydınlık’ın Yayın Yönetmeni İlker Yücel yazdı.
Yücel, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, “Twitter’ın Türkiye düşmanlarının, PKK ve FETÖ’nün kara propaganda faaliyetlerine kol kanat gerdiği” tepkisine hak veriyor.
Ve fakat, bu açıklamayı onun da Twitter’dan yaptığını söylüyor.
Cumhurbaşkanı ve bakanların açıklamalarını Twitter’dan yapmalarını hatırlatıyor.
Bu tespite tek ekleyeceğim şey, seçmen nezdinde en büyük getirinin tutarlılık olduğu bilgisi.
Ya dediğin gibi yapacaksın ya da yaptığın gibi diyeceksin.

İŞTE O NEDENLE HÜRRİYET’İN SATIŞI DÜŞÜYOR
Pazar günü amiral teknemiz Hürriyet’in manşetindeki haber şöyleydi:
“Korona, Kalamar ve Karidesi Vurdu.”
Habere göre karidesin kilosu 120 TL’den 180 TL’ye çıkmış!
İşsiz yüzdemiz zirve yapmış, millet evine götürecek ekmek derdinde. Ülkemizin en büyük gazetesinin aklı zengin yiyeceği karideste.
Ülkemde gazeteler dijital medya nedeniyle okur kaybetmiyor, gazete yönetenler empatiden yoksun olduğu için kaybediyor. Bu bir.
Hürriyet gibi ne sağcı ne solcu, orta yolcuysan ortalamayla empati kurman gerek, Nişantaşı-Etiler hattıyla değil.
Ahmet Hakan, Nişantaşı’ından çıkıp Kanal 7 günlerindeki kendine dönüverse Hürriyet’te iyiye gidebilir.
Ahmet mecburiyetten hissi veren köşe yazıları, havanda su döven tv tartışmaları yüzünden olsa gerek, gazetesinin içine hiç bakmıyor.
Baksa tam sayfa DAP Yapı villa reklamının, haber diye verildiğini fark edecek.
Okur, “Bu bir ilandır” notunun bile düşülmediğini görünce “Hürriyet” markasına üzülüyor. Bu da iki.

HER HAFTA AYNI DÜĞÜNE GİDİYORUM
Her hafta magazin sitelerinde aynı haber: Ezgi Mola evleniyor!
Her seferinde alıyor beni bir telaş.
Nasıl yani, Ezgi Mola evleniyorsa ben neden davetli değilim, iyi kötü bir hukukumuz var?
Davet edilirsem de sorun. Ankara’dan Alaçatı’ya nasıl giderim?
Her hafta haberi okuyor, her hafta Ezgi Mola’ya sitem döşeniyorum: “Düğün varmış.”
Her hafta Ezgi Mola’dan aynı cevap: “Evet evleniyormuşum, ben de şimdi öğrendim.”
Magazin medyası bir gün “biz demiştik” diyecek, zira kız elbette bir gün evlenecek.

GÜL GÜL ÖLDÜM
Olmayan koronavirüs aşısıyla ilgili anket yapmışlar.
“Olmayan koronavirüs aşısı olursa olmayan yerlisini mi, Bill Gates’in olmayan aşısını mı tercih edersiniz?”
Cevap verenler de “olmayan bir şey hakkında fikir yürütemem” dememiş, “olmayan yerli aşıyı tercih edeceğini” söylemişler, iyi mi?

BENCE
Bir, büyükannesinin kafasında yumurta kıran gençten yola çıkarak “nerede hata yaptığımızı” soran Star yazarı Sibel Eraslan, ilkokul kitaplarından “Tahta Çanaklar”, “Ömer Seyfettin hikâyeleri, “Muzaffer İzgü öyküleri”ni çıkaran sorumluları bulmalı.
Geçmişte, ders kitabı lobilerine teslim olan hangi Milli Eğitim Bakanı/Bakanlarıysa sorusunun cevabı da onlardadır.
İki, İçişleri Bakanı Soylu’nun iletişim ekibi, onu kişisel polemiklere girmekten alıkoysa iyi olur.
Üç, Ayder yaylasındaki çirkin yapılar yıkılacak, yerine doğaya uyumlu otel yapılacakmış. Doğaya uyumlu ya da uyumsuz Ayder’de ve Trabzon Uzungöl’de hiçbir yapı olmamalı.
Dört, İsmail Küçükkaya’nın boşandığı eşinin, İsmail’i sevmeyen medyanın dışında yer bulamayışının inandırıcılığıyla bir ilişkisi var.
Beş, Habertürk’ten Mehmet Akif Ersoy son dönemin en başarılı televizyoncularından. Adamın bir ağırlığı, bir ekran duruşu var. Reyting için cıvıklık yapışına rastlamadım.
Altı, savcılar Bodrum’daki otel plajlarına Maldivler’e benzesin diye mermer tozu taşıyan otel sahiplerine doğaya ve sağlığa verdikleri zarardan ertelemesiz hapis cezası istemeli. Serpilmiş tozları temizlemek yetmez.
Yedi, Gratis müşteriyi aptal yerine koyuyor. Her yerde 17 TL olan şampuana, 30 TL etiket koymuşlar! İndirimi o fiyattan yapıyorlar, pes.
Sekiz, İlker Yasin’in Fenerbahçe için kullandığı “tapon transfer” benzetmesi futbolumuzun geneline uyarlanabilir, 10 numara beş yıldız, tam isabet.

MEKTUP SEVERİM AMA…
Adnan Hocacılar bana açık mektup yazmış.
Okumadım, okuyanlar söyledi.
Onların yazdığı ilgimi çekmez ama ben mektup severim.
Zarfı açmayı, kağıdın üzerindeki kalemden çıkan sözcüklere bakmayı severim.
Kafka’nın Milena’ya yazdığı şu satırların olduğu mektupları kim sevmez:
“Erkeğin kadına ve kadının erkeğe verebileceği en büyük söz, çocuklara gülümseyerek söylemeye özen gösterilen şu derin cümledir: Senden vazgeçmem.”
Nazım Hikmet’in Piraye’ye yazdığı şu satırların olduğu mektup sevilmez mi?:
“Şu an yanımda olmanı çok isterdim.
Ama değilsin.
Sen oradasın.
Ve orası ne kadar şanslı olduğunu bilmiyor.”
Eski sevgiliden gelirse bir de, insanın zarfı açarken eli titrer.
Leyla Erbil’in “Mektup Aşkları”nda yer alan en son mektubun hastasıyım.

AKLIMDA KALAN
Arkadaşımın yakışıklı eski kocası: Instagram’ın story kısmında bir anket sorusu sordum. Çok yakışıklı bir adamın fotoğrafını koyup kim olduğunu sordum. Şıklar, “Bir Hollywood yıldızı”, “Ünlü bir popçunun sevgilisi”, “Arkadaşımın eski kocası” ve “Danışmanlığını yaptığım biri”iydi. Doğru cevap “arkadaşımın eski kocası” idi ve koca ABD’li bir modeldi. Ne var ki bu şıkkı işaretleyenler çok azdı. Düşündüm, acaba yakışıklı adamlar hep olağanüstü kadınları seçerler mi sanıyorduk? Öyle olsa bile belki arkadaşım da olağanüstü kadın. Sanırım yakışıklılıkta ve de güzellikte bir çizginin üzerinde olanları gerçekle ilişkilendirmiyor zihnimiz. Belki de o nedenle çevremizde olsalar bile onları görmüyoruz. İlginç.